Mülteci-Der - Türkiye'de Mültecilerin Kabul Koşulları, Hak ve Hizmetlere Erişimi

madde14 sitesinden
Jaakpaat (mesaj | katkılar) tarafından oluşturulmuş 12:57, 7 Temmuz 2016 tarihli sürüm (Yeni sayfa: "Mültecilerle Dayanışma Derneği tarafından 2015 yılında yayınlanan'' Türkiye'de Mültecilerin Kabul Koşulları, Hak ve Hizmetler...")
(fark) ← Önceki hâli | En güncel hâli (fark) | Sonraki hâli → (fark)
Şuraya atla: kullan, ara

Mültecilerle Dayanışma Derneği tarafından 2015 yılında yayınlanan Türkiye'de Mültecilerin Kabul Koşulları, Hak ve Hizmetlere Erişimi başlıklı raporun Sunuş bölümünü aşağıda bulabilirsiniz.


Raporun Türkçe tam metni için tıklayınız.


ÖNSÖZ

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin açıklamalarına göre, Suriye’de yaşanan çatışmalar, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri görülmeyen bir zorunlu göç hareketine neden oldu [1] ve milyonlarca kişi Türkiye gibi komşu ülkelere sığınmak veya Suriye içinde yer değiştirmek zorunda kaldı. Suriye’den başka Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada çatışmaların, sivil halkın güvenliğine yönelik tehditlerin, insan hakları ihlallerinin, zulüm riskinin artması, başta Irak ve Afganistan’dan olmak üzere bölge ülkelerinden çok sayıda kişinin son yıllarda Türkiye’ye sığınmasına neden oldu. Böylece, geçici koruma altındaki Suriyeli mülteciler ve diğer ülkelerden gelip bireysel uluslararası koruma prosedürüne alınanlarla Türkiye, dünyada mültecilere ev sahipliği yapan belli başlı ülkelerden biri oldu.

Bir ülkeye sığınan kişilerin en öncelikli ihtiyacı, güvenli, zulme uğramayacakları bir ortam olsa da sığınılan ülkenin sorumluluğu, zulümden kaçanların ülkeye girişlerine izin vermek ve güvenli kalış sağlamak ile sınırlı değildir. Özellikle adil, etkin ve hızlı bir iltica prosedüre erişim, koruma mekanizmalarından yararlanma, adalete etkin erişimin sağlanmaması, barınma, gıda, eğitim, sağlık hizmetleri, dil kursu ve istihdama erişim dahil “kabul şartları” olarak adlandırılan ve temel hak ve ihtiyaçların sunulmasına yönelik desteğin de olması gerekmektedir. Çoğu çatışma, işkence, şiddet, insan hakları ihlalleri gibi travmatik deneyimler yaşamış sığınmacıların özellikle ülkeye ilk varış dönemlerinde bu destek, elzemdir. Sonraki dönemlerde de bu destek, toplumsal uyum/entegrasyon süreci için de gereklidir.

Türkiye 1951 Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi sınırlamayı halen sürdürdüğü için, Avrupa dışı ülkelerden gelip Türkiye’ye sığınanların ülkeye yasal entegrasyon imkanı mevcut değildir. Bununla birlikte, kalıcı bir çözüm olarak yasal entegrasyon imkanının sunulmaması, sosyal entegrasyonunun önünde bir engel olmamalıdır. Aksine, sosyal entegrasyon imkanı, sığınan kişilerin hayata tutunabilmesi, bulundukları toplum tarafından kabul edilmeleri, toplumsal istikrar ve barış için zorunludur. Dinamik bir süreç olan sosyal entegrasyon/uyum, tüm taraflar arasındaki diyalog vasıtasıyla herkesin temel hak ve hizmetlere erişimlerinin sağlanması, hiç kimsenin dışlanmaması, marjinalize edilmemesi, toplumdaki tüm bireylerin onurlu bir yaşam sürmesi anlamına gelir. Türkiye’deki mültecilerin önemli bir bölümünün uzun süredir Türkiye’de olduğu ve olacağı göz önünde bulundurulduğunda, sosyal entegrasyon/uyuma yönelik adımların atılması zorunluluğu da görülmektedir.

Sosyal entegrasyon ya da uyum, büyük ölçüde sunulan kabul koşullarına bağlıdır, ama bununla sınırlı değildir. Herkesin temel hak ve ihtiyaçlarının karşılandığı, barınma, eğitim ve sağlık haklarına, iş piyasasına erişim, dil öğrenimi ve koruma mekanizmalarına erişim gibi hayata tutunmalarını sağlayacak kabul koşullarının yanı sıra, bulundukları toplumda dışlanmaya, düşmanlığa, ırkçılığa yani nefret söylemine ve nefret suçlarına hedef olmalarını önlemeye yönelik tedbirlerin alınmasını, toplumsal kabulün inşa edilmesini gerektirir. Gerek mülteciler gerekse yerel halk, sosyal entegrasyon/uyum, yani birlikte yaşamı kurma sürecinde beraber yer almalıdır.

Bu çalışmanın amacı, Türkiye’ye sığınan mülteci ve sığınmacıların etkin, adil ve hızlı iltica prosedürü, barınma, sağlık, eğitim, sosyal yardım ve sosyal hizmetler, istihdam, dil kursu, koruma mekanizmaları, adli yardım gibi hak ve hizmetlere erişim imkanları, kısaca “kabul koşulları” ve yerel halkla uyum düzeyleri konusunda mevcut durumu incelemektir. Önümüze serilen tablo, günümüzde en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülkelerden biri olmasına rağmen, Türkiye’de “kabul koşulları” standartlarının ve entegrasyon/uyum politikalarının yetersiz olduğunu göstermektedir.

Bu bağlamda, ülkeye girişten/yetkili makamlara başvurularından itibaren özel ihtiyaçların da dikkate alınarak yapılacak kayıt ve durumlarını belirtir bir kimlik kartı verilmesi, atılması gereken ilk adımdır. Son dönemde Suriyeli mültecilerin kayıtlarının hızlandırılması çok önemli bir sıkıntıyı hafifletmiş olsa da, halen kaydı yapılmamış Suriyeli mülteci bulunduğu anlaşılmaktadır. Bireysel sığınma prosedürüne kayıt esnasında verilen ve oturma izni yerine geçen kimlik kartları için para ödenmemesi de, altı çizilmesi gereken bir olumlu bir gelişmedir. Ancak bazı uydu kentlerde sığınma başvurusu yapmak isteyenlere verilen kayıt randevusunun aylar sonrasına verilmesi, hatta bir seneyi aşması, önemli mağduriyetlere yol açabilecek nitelikte bir sorundur. Gerek geçici koruma, gerek bireysel sığınmadaki kayıt prosedüründe hassas grup mensuplarının tespit edilmemesi de, bir başka sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye makamlarının Avrupa Konseyi ülkeleri dışından gelen sığınmacılar için yapacağı mülteci statü belirleme değerlendirmesi, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile şimdiye kadar olmadığı kadar önemli bir hale gelmiştir. Bireysel sığınmacıların uluslararası koruma altına alınıp alınmaması, Türkiye’den sınır dışı edilip edilmemesi, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün yapacağı değerlendirmeye bağlıdır. Bu yönde şimdiye kadar sadece hızlandırılmış değerlendirmeye alınanlar hakkında gelen kararların hemen tümüyle olumsuz olması, etkin ve adil değerlendirme hususunda soru işaretlerine neden olacak niteliktedir. Yargı erkinin iltica-göç alanındaki ilgi ve bilgi eksikliği, yargıya yapılacak itirazların adil ve etkin değerlendirilmesinde benzer endişelere yol açabilecek ölçüdedir.

Kayıt ve statü belirlenmesi süreçleri konusunda ifade edilenler, geçici koruma altındaki Suriyelilere de bireysel uluslararası koruma prosedürüne erişim imkanı verilmemesi ile birlikte değerlendirildiğine etkin, adil ve hızlı bir şekilde iltica prosedürüne erişim meselesinde yaşanan ve yaşanabilecek sıkıntıları göstermektedir.

Suriyeli mültecilerin gelişi ile on ilde kurulan kamplar, barınma konusunda devletin sunduğu mevcut tek seçenektir ve kamplardaki koşulların dünya standartlarının üzerinde olduğu belirtilmektedir. Ancak, kamplar, mevcut haliyle, Türkiye’deki Suriyeli mülteci nüfusunun ancak %15 kadarını barındırabilmektedir. Suriyeli mültecilerin %85 kadarı, kendi imkanları ile yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Keza, bireysel uluslararası koruma prosedüründe olan sığınmacı ve mültecilerin, ikamet ve bildirim yükümlülüğü nedeniyle bir nevi “denetimli serbestlik” içinde ikamet ettikleri uydu kentlerde barınma ve diğer temel ihtiyaçlarını kendi imkanları ile karşılaması beklenmektedir.

Kendi imkanları ile yaşamak zorunda olan mülteci ve sığınmacıların çalışma izni almaları ise son derece zor koşullara bağlanmıştır. Bunun neticesinde, çalışma izni olmadan, eğitim ve becerileri ne olursa olsun genellikle bedensel güce dayanan, kısa süreli işlerde, zor çalışma koşullarında, düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalan mülteci ve sığınmacılar, ciddi emek sömürüsüne maruz kalmaktadırlar. Buna karşılık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları, yerel yönetimler veya sivil toplum kuruluşları tarafından sağlanan sosyal yardım çok sınırlı kalmaktadır. Az sayıda uydu kentte sağlanan yardımlar ise, kişilerin başka bir gelire ihtiyaç duymadan yaşamasına yetecek miktarda olmamaktadır.

Sağlık hizmetlerine erişim yakın zamana kadar en önemli sorunların başında gelmekteyken, 2013 yılı içinde aşama aşama Suriyeli mülteciler, 2014 Şubat ayından itibaren ise bireysel uluslararası koruma prosedüründe olanların sağlık hizmetlerine erişiminin sağlanması, altı çizilmesi gereken çok olumlu bir gelişmedir. Bu olumlu gelişmeye rağmen, gerek uluslararası koruma gerekse geçici koruma kayıtlarında yaşanan gecikmeler yüzünden henüz kaydını yaptıramamış veya yaptırmamış olanların sağlık hizmetlerine erişimi mümkün olamamaktadır. Suriyeli mültecilerin reçete masraflarının sadece bazı illerde karşılanması, genel sağlık sigortasında olan bireysel sığınmacı ve mültecilerin ödemesi gereken hastane ve ilaç katkı payı, dil bilmeyenlerin hastanelerde yaşadığı iletişim sorunları ve bazı hastane personelinin olumsuz tavırları, sağlık hizmetlerine erişimde devam eden diğer sıkıntılardır. Ayrıca, Mayıs 2014’ten sonra Irak’tan gelen sığınmacı ve mültecilerin uluslararası koruma veya geçici koruma kapsamında sayılmamaları ve bu yüzden sağlık hizmetlerine erişememeleri de, önemli sayıda insanın mağduriyet yaşamasına neden olmuştur.

Özellikle kamp dışında yaşayan ve okul çağında olan Suriyeli çocukların okullaşma oranı, bu raporun yazıldığı dönemde halen çok düşüktür. 2014-15 Eğitim yılı başına kadar, Suriyeli mültecilere verilen şahıs numaraları ile Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullara kayıt yapılamaması, bu oranın düşük kalmasının nedenlerinden biridir. “Suriye okulları” olarak da adlandırılan eğitim merkezlerinin sayısı ve bu merkezlerdeki eğitimin içeriği ve kalitesi ve sertifikasyon meselesi göz önüne alındığında, bu merkezlerin de Suriyeli çocukların eğitim hakkına erişimin sorununu çözmediği görülmektedir. Mevzuattaki sorunlardan başka, çocukların ailenin geçimini üstlenmesi veya katkıda bulunmak zorunda kalmaları ve okul masrafları gibi ekonomik nedenler, dil sorunu, kültürel farklılıklar, dışlanma ve kendi ülkelerinde ve kaçış sürecinde yaşadıkları travmalar, çocukların okullaşmasını önleyen diğer faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocukların eğitim hakkında erişimi, öncelikle ele alınması gereken bir konu olarak gündemin başında yer alan bir sorundur.

Özel ihtiyaç sahibi mültecilerin kayıt ve sonrasında tespit edilmesinde yaşanan sıkıntılar, koruma ve önleme mekanizmalarına erişimde de devam etmektedir. Çocuk, özellikle refakatsiz çocuk, şiddet ve işkence mağduru, insan ticareti mağduru, yalnız kadın, yalnız ebeveyn, engelli, yaşlı, LGBTİ mültecilerin özel ihtiyaçlarının karşılanması hususunda mevzuatta sağlanan imkanların hayata geçirilmesinde ciddi eksiklikler mevcuttur. Özel ihtiyaç sahiplerinin koruma ve önleme mekanizmalarından etkin ve hızlı bir şekilde yararlanabilmesi için, mevzuatın uygulanması, personelin eğitilmesi, mültecilerin bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesi gerekmektedir.

Özellikle eşya ve giysi konusunda komşuların ve yardım kuruluşlarının desteği önemli olmakla beraber yeterli değildir. Sosyal yardım alanında SYDV’ları ve yerel yönetimlerin mültecilerin yaşam koşullarını iyileştirmek için daha fazla sorumluluk almaları gerektiği açıktır.

Dil, kültür farklılıkları, ama daha önemlisi yabancı olma duygusu ve dışlanma yüzünden, mültecilerin Türkiye’de yerel halkla ilişkilerinin büyük ölçüde ihtiyaç temelli kaldığı görülmektedir. Son yıllarda mültecilerin sayısındaki dramatik artışla birlikte, yerel halk ve mülteciler arasındaki bu sınırlı ilişki içinde negatif bir tutum ve tepki de barındırmaya başlamıştır. Kimi zaman mültecilere karşı yabancı düşmanlığı, nefret söylemi ve hatta nefret suçuna dönüşen bu tutum, gelecek için son derece kaygı vericidir. Mültecilere yönelik nefret ve ırkçılık içeren söylem ve saldırılara karşı, kamu idaresi, yerel yönetimler, medya, sivil toplum, akademi ve birey olarak ciddi bir mücadele ve iş birliği sergilenmesi gerekmektedir. Bu mücadelenin olmazsa olmazı, nefret suçu kapsamında değerlendirilmesi gereken söylem ve fiillerin cezasız kalmamasıdır. Çeşitli şehirlerde mültecilere yönelik saldırılar, nefret söylemi karşısında, kamplara göndererek veya ülkelerine “gönüllü” geri dönüş seçeneği sunarak şehirdeki mültecileri gözlerden uzaklaştırmak, insan haklarına aykırı ve saldırıları özendiren, cezasızlığa yol açan bir tutum olarak karşı çıkılması gereken bir yöntemdir. Farkındalık geliştirme ve cezasızlığı önleme gibi mücadele yöntemleri ile, mülteciler ve yerel halkın uyum sürecinin sağlıklı gelişmesi, toplumsal kabulün temini mümkün olabilir. İstenmeyen olayların olmasını engellemek için, uyum sürecinin bu önemli ayağında önleyici ve cezalandırıcı adımların ivedilikle atılması gerektiği ortadadır.

Kabul koşulları ve uyum süreci içine girmesi gereken bir başka konu da, adalete etkin erişimdir. Sadece uluslararası koruma başvurularının reddedilmesi, zorla sınır dışı ve geri göndermeme ilkesinin ihlalinde değil, diğer hak ihlalleri ve mağduriyetler karşısında da etkin başvuru yöntemlerinin işlemesi için, adli yardıma erişim konusunda mevzuatta değişiklikler gerekmektedir. Ayrıca, adalete etkin erişimin sağlanması için, baroların, hukukçuların, noterlerin daha fazla bilgilendirilmesi ve aktif rol alması elzemdir.

Yukarıda özetlenmeye çalışılan, rapor içinde örnekleriyle ele alınan kabul koşulları ve uyum/entegrasyon sürecinde önümüze serilen tablo, rahatsız edicidir. Mültecilerin kabul koşullarının, uyum sürecinin insan hakları ve insan onuru açısından kabul edilebilir bir düzeye erişmesi için, kamu idaresi, yerel yönetimler, sivil toplum, medya, akademi, toplum, birey olarak bu konuda almamız gereken uzun bir yol olduğu aşikardır.

---

  1. BMMYK Küresel Eğitimler 2014, Basın Açıklaması, 20.06.2014, http://www.unhcr.org.tr/?content=561

Raporlar.jpg
Raporlar

Konuya Göre: Türkiye · Suriye · Yunanistan · Avrupa · Ortadoğu · Afrika · Asya · LGBTT · İklim Mültecileri
Yıllara Göre: 1999 · 2000 · 2001 · 2002 · 2003 · 2004· 2005 · 2006 · 2007 · 2008 · 2009 · 2010 · 2011 · 2012 · 2013 · 2014 · 2015 · 2016 · 2017 · 2018 · 2019